top of page

Kendini Bağışlayamamanın Mirası: Kafka ve Baba Yargıcı

abanurseli
6 Eki
2 dakikada okunur

“Bana kendimi bağışlamayı öğretebilirdin.”


Kafka’nın Babaya Mektup’unda geçen bu cümle, psikanalitik açıdan baba ile çocuk arasındaki ruhsal kırılganlığı gözler önüne serer. İnsanın ötekinin bakışında var olma, o bakış üzerinden onaylanma ve en nihayetinde kendini kabul edebilme mücadelesinin en trajik ifadelerinden biridir. Kendimize duyacağımız şefkatin sırrı, ilk öteki olan babanın bize sunacağı kabulde ve dönüştürücü aynada saklıdır.


Kafka, yaşamı boyunca babasının gölgesinde, bitmek bilmeyen bir suçluluk ve yetersizlik hissiyle yaşadı. Buradaki asıl trajedi, Kafka’nın sadece o gölgede kalması değil; kendi hatalarıyla ve eksiklikleriyle hiç barışamamış olmasıdır. Baba, ulaşılması ve tatmin edilmesi imkânsız bir yetkinlik seviyesine çekildiğinde; ego, bu idealin altında sürekli ezilmeye mahkûm kalır. Böyle bir düzlemde suçluluk, varoluşu zehirleyen kronik bir ruhsal duruma dönüşür.


Melanie Klein’ın Nesne İlişkileri Kuramı üzerinden ele aldığımızda, Kafka’nın ruhsal dünyasındaki kutuplaşma oldukça belirgindir. Kendi hatalarını ve eksikliklerini tolere edemeyen bir ebeveyn karşısında çocuk, "iyi" ve "kötü" nesne tasarımlarını sağlıklı bir biçimde entegre edemez. Babanın bağışlamaktan yoksun ve sert tutumu, çocuğun içsel dünyasında kendisiyle barışamaması ve öz-bağışlamayı geliştirememesi ile sonuçlanır.


Heinz Kohut ise bu tabloyu aynalanma ihtiyacı ve ötekileştirilmeyen kendilik nesnesi (selfobject) işlevlerinin zedelenmesiyle açıklar. Çocuğun yapıcı, esnek ve dayanıklı bir kendilik (self) geliştirebilmesi için ebeveynin onaylayan, takdir eden ve onun özgün varlığını yansıtan aynalama tutumuna ihtiyacı vardır. Kafka’nın babası onaylamak bir yana; sürekli küçümseyen, kusur bulan ve değersizleştiren bir ayna işlevi görmüştür. Kafka, o kırık aynanın parçaları arasında narsisistik olarak yaralanmış bir kendilikle baş başa kalır.


Donald Winnicott’a göre "kapsama" (holding) kavramı, bu ruhsal eksikliğin ontolojik boyutunu açıklar. Winnicott’a göre ebeveynin temel işlevi hatasız bir düzen kurmak değil; çocuğun katlanılmaz kaygılarını, yıkıcı fantezilerini ve eksikliklerini kapsayabileceği, dönüştürebileceği güvenli bir alan açmaktır. Çocuk; kendi hataları, öfkesi ve kusurları karşısında ebeveynin dağılmadığını, yıkılmadığını ve kendisini kapsayabildiğini gördükçe kendi yıkıcılığını tolere etmeyi ve kendini bağışlamayı öğrenir.


Jacques Lacan’ın kuramsal çerçevesinden bakıldığında ise Kafka’nın babası, Simgesel alandaki düzenleyici Yasayı temsil etmek yerine, Gerçek alana ait yıkıcı, ezici ve keyfî bir baba figürüne dönüşür. Yasayı koyan ama kendisi Yasadan muaf olan bu keyfî baba, öznenin Simgesel düzen içerisinde kendisine meşru bir yer bulmasını engeller. Babanın arzusu okunamaz, doyurulamaz ve durdurulamaz bir muammadır; çocuk ise bu ilkel arzunun ağırlığı altında ezilir.


Kafka’nın babasına yönelttiği o sitem tam da bunadır: Babası Kafka’ya sadece cezalandırmayı değil, kendisini kabul etmeyi ve bağışlamayı da öğretebilirdi.

Ancak bu miras, nihai bir kadere dönüşmek zorunda değildir. İlk ötekinin aynasındaki kırıklar ve yarım kalmış aynalanmalar, yetişkin yaşamda kapsayıcı bir içsel nesnenin adım adım inşa edilmesiyle onarılabilir. Kendini bağışlamak; babadan gelmeyecek —ve belki de hiç gelemeyecek— olan kabulü beklemekten vazgeçmek, içimizdeki cezalandırıcı yargıcın sesini susturmak ve kendi eksikliklerimizle barışmakla mümkün olur. Kafka’nın babasına yazdığı ama ulaştıramadığı mektup, bize öğretilmeyen şefkati bugün kendi kendimize sunma sorumluluğunu hatırlatan sessiz bir psikanalitik eşik olarak durur.

 
 
 

Yorumlar


nurseli aba

bottom of page