top of page

Aynasız Bir Dünyada Kalmak

abanurseli
2 gün önce
4 dakikada okunur

  • Okuyucuya not: Bu yazı Mehmet Güreli’nin “Umrumda” şarkısı eşliğinde yazılmıştır. Eğer vaktiniz varsa size de bu şarkı eşliğinde okumanızı tavsiye ederim.


İyiliğin zıttı kötülük değil, kayıtsızlıktır.


Masallarda, sinemada, mitlerde ve aklımıza gelen her yerde iyi ile kötü vardır. Bahsi geçen iyi ve kötü, sonsuz bir savaş içindedir. Zihin, kötülüğü hep eyleme geçen, yakan, yıkan, saldıran olarak görür; kötülük sahnede bangır bangır bağıran bir oyuncudur.


Freud ise konuya başka bir yerden bakar: İnsanı ve ruhunu çürüten şey saldırganın gücü değil, ötekinin duyarsızlığıdır. Sevginin ve iyiliğin zıttı yakıcı bir nefret, yıkıcı bir öfke değildir. İyiliğin veya sevginin gerçek karşıtı; ötekini gerçeklikten çıkaran, nesne ilişkisini kopartan, libidinal yatırımları çeken bir duyarsızlıktır.


Freud’a göre bir ötekiyle ilişki kurmak, ona libidinal yatırım yapmakla mümkündür. Sevgi, ötekini yapıcı, kapsayıcı ve bağ kurucu erotik dürtülerle —Eros— zihinde tutma arzusudur. Nefret ise bunun tam tersi gibi görünse de yine nesne yatırımı yüksek olduğu için yoğundur.


Nefret, doğrudan nesneye yönelir. Onu zihninde taşır, takip eder, hareketleriyle ilgilenir ve ona göre konumlanır. Bu anlamda nefret —yıkıcı bir şekilde de olsa— ötekinin varlığını tescil eder, onu muhatap alır. Nefretin olduğu yerde nesne yok olmamıştır; deforme olmuş olsa bile iletişimin varlığı söz konusudur.

Kayıtsızlık ise tam bir psişik yatırımsızlık durumudur. Öteki, zihinsel temsil alanından ve sembolik düzlemden tümüyle silinir. Karşıdakine ne sevgi duyulur ne de nefret; kayıtsızlık, ötekinin varlığını zihinsel haritadan sessizce silmektir.


Freud, Yas ve Melankoli’de kayıtsızlığın mekanizmasını şöyle açıklar: Birincil narsisizmde libido tümüyle benliğe yatırılmıştır. Ruhsal olgunlaşma, benliğin bu libidoyu dış dünyadaki nesnelere yansıtmasıyla gerçekleşir. Ancak özne,ötekinin acısı veya talebi karşısında ruhsal bir tehdit hissettiğinde yaptığı libidinal yatırımı hızla geri çeker.


Yasta, yitirilen nesne için acı çekilir; nesnenin yokluğunda libido kademeli olarak serbest bırakılır, yani ruhsal yatırım birden çekilmez, bir süreç içinde ve yavaşça olur. Melankolide ise nesne kaybı benliğin içine gömülür ve benlik nesneyle özdeşleşir. Kayıtsızlıkta ise öteki daha baştan kaybedilmeye ve yası tutulmaya değer bir nesne olarak kabul edilmez.


Freud’un Uygarlığın Huzursuzluğu’nda da belirttiği gibi insan uygarlığı, ötekiyle kurulan bağlar ve bunun beraberinde getirdiği suçluluk duygusu üzerine inşa edilir. Kayıtsızlık, süperegonun getirdiği bu ruhsal sorumluluktan kaçmak için geliştirilmiş bir tür anestezi, narkoz halidir.


Camus’nun Yabancı’sı, kayıtsızlığın en görünür halidir. Annesinin cenazesinde ağlamayan, birini vururken en ufak bir öfke veya nefret duymayan, kendi mahkemesinde bile bir izleyici gibi oturan Meursault’yu kötü yapan şey katil olması değil, tüm bunlara karşı ne kadar uyuşuk olmasıdır. Camus bize Meursault ile gerçek kötülüğün bir başkasının acısına dilsizleşmek olduğunu göstermiştir.


Winnicott, bebeğin benlik gelişiminde bakım verenin gözlerindeki yansımanın hayati rolünü vurgular. Bebek, bakım verenin bakışında kendi varlığını görür; annenin tutan ve kapsayan çevresi (holding environment), ham duygusal deneyimlerin işlenip zihinselleştirilmesine imkan tanır. Bion da bunu alfa ve beta işlev olarak tanımlar.


Kayıtsızlık, bir insana uygulanabilecek en ilkel ve ağır travmalardan biridir. Sadistçe kötü bir eylemde bile kurban, failin gözünde bir öteki olarak yer kaplar; sadist, kurbanın tepkisini ve korkusunu ister, onu nesne olarak varsayar. Kayıtsızlıkta ise nesne, ötekinin gözlerine bakar ama görülemez.


Bu yıkıcı gerçeği René Spitz’in deneyiyle de oldukça net bir şekilde görürüz: Bebeğin hijyenik koşullarının kusursuz olduğu ancak kucaklanmadığı, ilgi ve aynalama görmediği yetimhanelerde kısa sürede nasıl ruhsal ve fiziksel bir çöküşe sürüklendiği gözlemlenmiştir. Bu çalışmanın bize gösterdiği, insanın sadece beslenerek hayatta kalmadığı; onu yaşatan şeyin başka bir insanın zihninde yer kaplaması olduğudur.


Melanie Klein’ın Nesne İlişkileri Kuramı’na göre ilk aylarda bebek dünyayı iyi ve kötü olarak ikiye böler; doyuran meme iyilikle, mahrum bırakan meme kötülükle kaydedilir. İnsan canlısı büyüyüp geliştikçe ve ruhsal olgunlaşma gerçekleştiğinde iyi ile kötü tek bir nesnede birleşir. İnsanın hem kızılabilen hem de sevilebilen bir varlık olduğunu kabul etmek ve bunun ızdırabı ile suçluluğuyla yüzleşebilmek hayati önem taşır.


İşte kayıtsızlık, bu ruhsal olgunlaşmanın ve suçluluk duyabilme kapasitesinin tam aksi yönünde gerçekleşen bir gerilemedir. Özne, ötekinin acısıyla, çaresizliğiyle veya varlığıyla yüzleşmenin yaratacağı yükü kaldıramayacağı için ilkel bir savunmaya başvurur; onu kötüleştirmek yerine inkar eder. Uyuşmak için kendi kendine fısıldar: “Orada benim kapsamam gereken biri yok. Benimle ilgisi yok.” Şu hiç unutulmamalıdır ki Eros’un (yaşam dürtüsü) karşısında tüm soğukluğuyla Thanatos (ölüm dürtüsü) durur.


Peki, bir insan onu yok sayan, aynalamayan, zihninde ona yer açamayan birinin yanında neden kalır?


Kayıtsızlıkla karşılaşan insan ruhu bunu derin bir yaralanma olarak deneyimler. Zihin, karşı tarafın bunu yapamıyor oluşunu kabul etmektense sorumluluğu üzerine almayı seçer: “Eğer daha iyi, daha anlayışlı olursam beni görecek” diye bir yanılsama içinde kalır. Çünkü karşı tarafın kayıtsızlığıyla yüzleşmek, aynı zamanda bu bağın asla kurulamayacağı gerçeğiyle yüzleşmek anlamına gelir. Çabalamaya devam etmek ne kadar acı verse de bir gün görülme umudunu canlı tutar.


Erken çocuklukta kapsanmama ve aynasızlıkla büyüyen çocuk için yakınlık yabancı ve ürkütücü hale gelir. Her ne kadar aynalanmaya ve kapsanmaya ihtiyaç duysa da kayıtsızlığın soğukluğu onun için güvenli bir sığınak olarak algılanır.


Burada çoğu zaman canlandırma fantezisi devreye girer. Çocukken uyaramadığı ebeveyni bu kayıtsız partner üzerinden yeniden sahneler. “Onun buzlarını eriteceğim” inancı devasa ruhsal bir yatırımdır; kişi böylece kendi varlığını zaferle tescil edeceğini umar. Bazen de bu durum, kişinin kendi yakınlık ve yutulma korkularını kamufle etme yoludur; zaten onunla asla yakınlaşamayacak biriyle beraber olmak, yakınlığın getireceği risklerden korunmanın başka bir yoludur.


Tüm bunların dışında, oradan gitmek ötekinin zihninde hiç iz bırakmadığını kabul etmek demektir. Bu ağır yasın yüküyle yüzleşmektense, kayıtsızlığın gölgesinde ve bir gün görüleceği umudu içinde kalmak daha katlanılabilir görünür.


Kayıtsız bir nesneyle ilişkide olan kişinin yapması gereken şey o buzdan duvarları eritmeye çalışmak değil, aynı libidinal yatırımı kendine çevirmektir. Belki de atılması gereken ilk adım, bu canlandırma fantezisiyle yüzleşmek ve bunun yasını tutmaktır. Bu sınırı kabul etmek bir yas sürecidir; belki de sürekli "Ben yanlış yapıyorum" demeyi bırakıp, aynasızlaştırılmanın yarattığı acının öfkeyle doğrudan temas etmesine izin vermek gerekir. Kayıtsız birinin yanından gitmek ya da ona sınır çizmek onu cezalandırmak değildir; benliği hiçlik uçurumundan korumak için yapılan bir kendini kapsama eylemidir.


Son olarak bence tüm bunlardan önce özne kendine şunu sormalıdır: Gerçekten beni gören canlı bir ilişkiye girmeye cesaretim var mı?





 
 
 

Yorumlar


nurseli aba

bottom of page